Türk halk bilgesi ve fıkra kahramanı
Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde 1208 yılında doğdu, 1284 yılında Akşehir'de öldü Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun hayatıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.
FIKRALARININ ÖZELLİKLERİ
Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen kelimelerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma, gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, dinin temel kabulleriyle çelişmeden çok ince bir söyleyişle hoşgörüyü yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin genel özelliğidir. Bu özellikler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumunu yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır.
Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur. Nasreddin Hoca, bütün fıkralarında, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer.
KARAKAÇAN
Nasreddin Hoca fıkralarında dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez.Karakaçan onun taşıtı, bineği olduğu kadar belirli özellikleri olan bir arkadaş karakteri de simgeler.
28 Kasım 2008 Cuma
27 Kasım 2008 Perşembe
Hz. Muhammed’in Hayatı ve Biyografisi
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.), 571 yılında Mekke’de doğdu. Mekke’nin ve Arabistan’ın en nüfuslu kabilesi olan Kureyş’in, Benihaşim (Haşimoğulları) boyundandır. Babası Kureyş kabilesinin lideri ve Mekke yöneticisi olan Abdülmuttalip’in oğlu Abdullah, annesi ise yine aynı kabilenin Zühre boyundan Vehb bin Abd Menaf’ın kızı Amine idi. Süt annesinin ismi ise Halime’dir.Babasını doğmadan, annesini ise altı yaşında kaybeden Hz. Muhammed (S.A.V), dedesi Abdülmuttalip’ın himayesine girdi. Hz.Muhammed (S.A.V), sekiz yaşında iken Abdülmuttalip de ölünce, amcası Ebu Talib’in yanına alındı. 10-12 yaşlarında çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu ağır koşullara rağmen Hz. Muhammed (S.A.V) mazbut bir hayat sürmekte, dürüstlüğü ve doğruluğu ile tanınmaktaydı. Bu yüzden henüz gençliğinde herkesin takdir ve saygısını kazanmış, “Muhammed el-Emin” diye anılmaya başlamıştı.
Hz. Muhammed (S.A.V) gençliğinde, ticaretle uğraşan amcası ile Suriye’ye gitti. Daha sonra Hz. Hatice bint Huveylit adında zengin bir dul kadının, ticari işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Hz. Muhammed (S.A.V) 595 yılında Hz. Hatice ile evlendiğinde 25, Hz. Hatice ise bu sırada 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed (S.A.V) bu evlilikten sonra da bir süre ticaretle uğraştı.
40 yaşına yaklaşırken, hayatında dönüşüm belirtileri baş gösterdi. Bu sırada, topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hakim olmaya başlamıştı. Bu amaçla, Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren toplumun içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküntüydü.
Hz. Muhammed (S.A.V) 40 yaşında iken, Hira dağında kendisine ilk vahiy geldi. Bu vahiy, Allah tarafından Cebrail adlı melek aracılığı ile gönderilmişti ve “İkra” diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hz. Muhammed (S.A.V) evine döndü ve eşi Hz. Hatice’den kendisini örtmesini istedi. Sükunet bulduktan sonra yaşadığı bu olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hz. Hatice hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali ve azat ettiği kölesi Zeyd’e peygamberliğini açıkladı. Hepsi inanıp Müslüman oldular.
Hz. Muhammed (S.A.V), güvendiği kimselere, peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Üç yıl süren bu gizlilik içinde hiç vahiy gelmedi. Yine Hira’da iken Hz. Muhammed (S.A.V)’e ikinci vahiy geldi. Hz. Muhammed (S.A.V), Allah’tan gelen emirle, işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi.
Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed (S.A.V)’in bu davranışlarını önceden ciddiye almadılar. Fakat İslâmiyet, özellikle yoksul halk ve köleler arasında gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu. Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)’e ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Ayrıca İslâmiyet, onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasi nüfuslarını kaybetmek, hem de Kabe’deki putlar sayesinde elde ettikleri maddi çıkardan yoksun kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Hz. Muhammed (S.A.V) ise kendisine ve arkadaşlarına yapılan tüm baskılara rağmen İslâmiyet’i yaymaya devam ediyordu. Baskılara ve işkencelere dayanamayan Müslümanların bir kısmı, Hz. Muhammed (S.A.V)’in izni ile Habeşistan’a göç etmek zorunda kaldılar.
Mekke dönemindeki belli başlı olaylardan biri de Miraç’tı. Hz. Muhammed (S.A.V) bir gece Mekke’den, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan da meleklerin eşliğinde göklere ve Allah’ın huzuruna çıktığını açıkladı. Bu olay Kureyş liderlerinin Hz. Muhammed (S.A.V)’e çok sert davranmalarına ve yalancılıkla suçlamalarına yol açtı. İslamiyet’in Mekke’de yayılmasının imkânsız denecek kadar güç olduğunu gören Hz. Muhammed (S.A.V), İslâmiyet’i daha rahat yayabileceği bir yere gitme kararı aldı. Bu amaçla Taif’e gittiğinde Taifliler, Kureyşlilerin etkisi ile Hz. Muhammed (S.A.V)’e hakaret ettiler ve kendisini çocuklarına taşlattılar.
Hz. Muhammed (S.A.V); Medine’den, Hac amacı ile Mekke’ye gelen bazı kabile liderleri ile gizlice konuşup anlaştıktan sonra Mekke’den Medine’ye Hicret edilmesine karar verdi. Müslümanların hepsinin Mekke’den çıktığını öğrenen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)’in de Medine’ye giderek İslâmiyet’in yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için onu öldürmeye karar verdiler. Her boydan bir kişi seçilecek ve bunlar hep birlikte gidip Hz. Muhammed (S.A.V)’i öldüreceklerdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V) daha önce bu olayı öğrenmiş ve Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine’ye doğru yola çıkmıştı.
Hz. Muhammed (S.A.V) ve Hz. Ebu Bekir, Mekke yakınlarında Sevr mağarasında üç gün saklandıktan sonra, 20 Eylül 622 günü Medine yakınlarındaki Kuba mevkiine vardılar. Burada Medineliler tarafından karşılanan Hz.Muhammed (S.A.V), bizzat kendisinin de inşaatında çalıştığı yeryüzünün ilk camiini Kuba’da yaptırdı.
14 günlük misafirlikten sonra Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Muhammed (S.A.V), Kuba ile Medine arasındaki Benî Salim semtinde ilk Cuma namazını kıldı ve Medinelilerin sevgi gösterileri arasında şehre girdikten sonra, Hz. Ebu Eyyubi Ensari’ya misafir oldu. Medine’de hem İslâmiyet’in ilkelerini halka öğretiyor, hem de tüm siyasi, askeri ve idari işleri orada arkadaşları ile görüşüp kararlaştırıyordu. Artık hem peygamber, hem de devlet başkanıydı. İslamiyet’e davet ettiği kabilelere elçiler gönderiyor, İslamiyet’i kabul eden yerlere valiler ve kadılar tayin ediyordu.
Hz. Muhammed (S.A.V), askeri düzenlemeler yaparak İslamiyet’i korumaya kararlıydı. Mekkeliler ise hicretin ikinci yılında düşmanca tavırlarına devam ediyorlardı. Mekke ve Medine arasında bulunan Bedir’de yapılan savaşı (624) Müslümanlar kazandı. Mekkeliler bu savaştan sonra yeni kuvvetlerle Uhut dağı eteklerinde yeniden İslâm ordusuna saldırdı. (625) Müslümanların lehine devam eden savaşta artçı kuvvetlerin yerlerinden ayrılarak savaşa katılmaları savaşı Mekkelilerin lehine çevirdi.
Bu savaşta Hz. Muhammed (S.A.V)’in amcası Hz. Hamza ve birçok Müslüman şehit düştü ve Hz. Muhammed (S.A.V) yaralandı. Mekkeliler bu zaferden sonra 627 yılında Hayber Yahudilerini de yanlarına alarak, Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed (S.A.V) Mekkelilerin saldırılarından korunmak için Medine kentinin etrafına hendekler kazarak savunmaya geçti. 20 gün süren ablukadan bir sonuç alamayan düşmanlar dağılıp gittiler. Hendek savaşından sonra Müslümanlığın ortadan kaldırılamayacağı kanısı yaygınlaştı. Pek çok kabile İslâmiyet’i kabul etti.
Mekkelilerle 628 yılında Hubeydiye anlaşması yapıldı. Hz. Muhammed (S.A.V)’in o yıl hac yapmaktan vazgeçmesini ancak ertesi yıl serbestçe gelip hac yapabileceğini öngören bu antlaşma ile Mekkeliler ilk defa Hz. Muhammed’in gücünü kabul ediyorlardı.
Ertesi yıl Yahudilerin elinde bulunan Hayber kalesi ve çevresi alındı. Hz. Muhammed (S.A.V) 630 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, direnmenin sonuç vermeyeceğini düşünen Mekkeliler şehri teslim ettiler. Mekke halkının büyük çoğunluğu İslâmiyet’i kabul etti. Bizanslılarla da çarpışan Müslümanlar, Hint okyanusundan Suriye sınırlarına, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardı.
632 yılında 100.000 kişilik bir kafileyle hacca giden Hz. Muhammed (S.A.V) ünlü veda hutbesini okudu. Bu hutbe İslâm dinin birçok önemli ilkesinin anlatıldığı bir konuşma idi. İnsanlar arasındaki eşitlik, kadın haklarına saygı gösterilmesi, tefeciliğin ve kan davalarının yasaklanması gibi birçok sosyal konuyu kapsıyordu.
Veda haccından sonra Medine’ye dönen Hz. Muhammed (S.A.V) aniden rahatsızlandı. 8 Haziran 632 tarihinde, eşi Ayşe’nin kucağında vefat etti. Hz. Ayşe’nin odasına defnedildi ve burası daha sonra türbe haline getirildi.
Peygamberimizin dört kızı üç tane de oğlu dünyaya gelmiştir. Bunların isimleri: Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma, Kasım, Abdullah (Tayyip), İbrahim (r.a) hazretleridir
Hz. Muhammed’in erkek çocuklarının üçü de evlenme çağına gelmeden ölmüşler, dört kız çocuğundan yalnız Hz. Ali ile evlenen Hz. Fatma çocuk sahibi olmuştur.”
Peygamber Efendimizin torunlarının isimleri: Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.
Peygamberimizin Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.
Peygamberimizin mübarek hanımlarının isimleri: Hz. Hatice, Hz. Sevde binti Zem’a, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeynep, Hz. Huzeyme, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeynep binti Cahş, Hz. Cuveyriye, Hz. Ümmü Habibe, Hz. Safiyye, Hz. Meymune, Hz. Mariye (r.a.)
Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazıları:
Peygamberimiz, kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam’ı yaymak ve İslami hükümlerin kadınlara öğretilmesidir.
VEDA HUTBESİ
Bismillahirrahmanirrahim
Ey İnsanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım,
İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rebia’nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanızı ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü’minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamber’in (a.s.m.) sünnetidir.
Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştirler. Bir müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.
Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.
Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar Lailahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:
Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:
“Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab!”
Hz. Muhammed (S.A.V) gençliğinde, ticaretle uğraşan amcası ile Suriye’ye gitti. Daha sonra Hz. Hatice bint Huveylit adında zengin bir dul kadının, ticari işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Hz. Muhammed (S.A.V) 595 yılında Hz. Hatice ile evlendiğinde 25, Hz. Hatice ise bu sırada 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed (S.A.V) bu evlilikten sonra da bir süre ticaretle uğraştı.
40 yaşına yaklaşırken, hayatında dönüşüm belirtileri baş gösterdi. Bu sırada, topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hakim olmaya başlamıştı. Bu amaçla, Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren toplumun içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküntüydü.
Hz. Muhammed (S.A.V) 40 yaşında iken, Hira dağında kendisine ilk vahiy geldi. Bu vahiy, Allah tarafından Cebrail adlı melek aracılığı ile gönderilmişti ve “İkra” diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hz. Muhammed (S.A.V) evine döndü ve eşi Hz. Hatice’den kendisini örtmesini istedi. Sükunet bulduktan sonra yaşadığı bu olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hz. Hatice hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali ve azat ettiği kölesi Zeyd’e peygamberliğini açıkladı. Hepsi inanıp Müslüman oldular.
Hz. Muhammed (S.A.V), güvendiği kimselere, peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Üç yıl süren bu gizlilik içinde hiç vahiy gelmedi. Yine Hira’da iken Hz. Muhammed (S.A.V)’e ikinci vahiy geldi. Hz. Muhammed (S.A.V), Allah’tan gelen emirle, işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi.
Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed (S.A.V)’in bu davranışlarını önceden ciddiye almadılar. Fakat İslâmiyet, özellikle yoksul halk ve köleler arasında gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu. Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)’e ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Ayrıca İslâmiyet, onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasi nüfuslarını kaybetmek, hem de Kabe’deki putlar sayesinde elde ettikleri maddi çıkardan yoksun kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Hz. Muhammed (S.A.V) ise kendisine ve arkadaşlarına yapılan tüm baskılara rağmen İslâmiyet’i yaymaya devam ediyordu. Baskılara ve işkencelere dayanamayan Müslümanların bir kısmı, Hz. Muhammed (S.A.V)’in izni ile Habeşistan’a göç etmek zorunda kaldılar.
Mekke dönemindeki belli başlı olaylardan biri de Miraç’tı. Hz. Muhammed (S.A.V) bir gece Mekke’den, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan da meleklerin eşliğinde göklere ve Allah’ın huzuruna çıktığını açıkladı. Bu olay Kureyş liderlerinin Hz. Muhammed (S.A.V)’e çok sert davranmalarına ve yalancılıkla suçlamalarına yol açtı. İslamiyet’in Mekke’de yayılmasının imkânsız denecek kadar güç olduğunu gören Hz. Muhammed (S.A.V), İslâmiyet’i daha rahat yayabileceği bir yere gitme kararı aldı. Bu amaçla Taif’e gittiğinde Taifliler, Kureyşlilerin etkisi ile Hz. Muhammed (S.A.V)’e hakaret ettiler ve kendisini çocuklarına taşlattılar.
Hz. Muhammed (S.A.V); Medine’den, Hac amacı ile Mekke’ye gelen bazı kabile liderleri ile gizlice konuşup anlaştıktan sonra Mekke’den Medine’ye Hicret edilmesine karar verdi. Müslümanların hepsinin Mekke’den çıktığını öğrenen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)’in de Medine’ye giderek İslâmiyet’in yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için onu öldürmeye karar verdiler. Her boydan bir kişi seçilecek ve bunlar hep birlikte gidip Hz. Muhammed (S.A.V)’i öldüreceklerdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V) daha önce bu olayı öğrenmiş ve Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine’ye doğru yola çıkmıştı.
Hz. Muhammed (S.A.V) ve Hz. Ebu Bekir, Mekke yakınlarında Sevr mağarasında üç gün saklandıktan sonra, 20 Eylül 622 günü Medine yakınlarındaki Kuba mevkiine vardılar. Burada Medineliler tarafından karşılanan Hz.Muhammed (S.A.V), bizzat kendisinin de inşaatında çalıştığı yeryüzünün ilk camiini Kuba’da yaptırdı.
14 günlük misafirlikten sonra Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Muhammed (S.A.V), Kuba ile Medine arasındaki Benî Salim semtinde ilk Cuma namazını kıldı ve Medinelilerin sevgi gösterileri arasında şehre girdikten sonra, Hz. Ebu Eyyubi Ensari’ya misafir oldu. Medine’de hem İslâmiyet’in ilkelerini halka öğretiyor, hem de tüm siyasi, askeri ve idari işleri orada arkadaşları ile görüşüp kararlaştırıyordu. Artık hem peygamber, hem de devlet başkanıydı. İslamiyet’e davet ettiği kabilelere elçiler gönderiyor, İslamiyet’i kabul eden yerlere valiler ve kadılar tayin ediyordu.
Hz. Muhammed (S.A.V), askeri düzenlemeler yaparak İslamiyet’i korumaya kararlıydı. Mekkeliler ise hicretin ikinci yılında düşmanca tavırlarına devam ediyorlardı. Mekke ve Medine arasında bulunan Bedir’de yapılan savaşı (624) Müslümanlar kazandı. Mekkeliler bu savaştan sonra yeni kuvvetlerle Uhut dağı eteklerinde yeniden İslâm ordusuna saldırdı. (625) Müslümanların lehine devam eden savaşta artçı kuvvetlerin yerlerinden ayrılarak savaşa katılmaları savaşı Mekkelilerin lehine çevirdi.
Bu savaşta Hz. Muhammed (S.A.V)’in amcası Hz. Hamza ve birçok Müslüman şehit düştü ve Hz. Muhammed (S.A.V) yaralandı. Mekkeliler bu zaferden sonra 627 yılında Hayber Yahudilerini de yanlarına alarak, Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed (S.A.V) Mekkelilerin saldırılarından korunmak için Medine kentinin etrafına hendekler kazarak savunmaya geçti. 20 gün süren ablukadan bir sonuç alamayan düşmanlar dağılıp gittiler. Hendek savaşından sonra Müslümanlığın ortadan kaldırılamayacağı kanısı yaygınlaştı. Pek çok kabile İslâmiyet’i kabul etti.
Mekkelilerle 628 yılında Hubeydiye anlaşması yapıldı. Hz. Muhammed (S.A.V)’in o yıl hac yapmaktan vazgeçmesini ancak ertesi yıl serbestçe gelip hac yapabileceğini öngören bu antlaşma ile Mekkeliler ilk defa Hz. Muhammed’in gücünü kabul ediyorlardı.
Ertesi yıl Yahudilerin elinde bulunan Hayber kalesi ve çevresi alındı. Hz. Muhammed (S.A.V) 630 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, direnmenin sonuç vermeyeceğini düşünen Mekkeliler şehri teslim ettiler. Mekke halkının büyük çoğunluğu İslâmiyet’i kabul etti. Bizanslılarla da çarpışan Müslümanlar, Hint okyanusundan Suriye sınırlarına, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardı.
632 yılında 100.000 kişilik bir kafileyle hacca giden Hz. Muhammed (S.A.V) ünlü veda hutbesini okudu. Bu hutbe İslâm dinin birçok önemli ilkesinin anlatıldığı bir konuşma idi. İnsanlar arasındaki eşitlik, kadın haklarına saygı gösterilmesi, tefeciliğin ve kan davalarının yasaklanması gibi birçok sosyal konuyu kapsıyordu.
Veda haccından sonra Medine’ye dönen Hz. Muhammed (S.A.V) aniden rahatsızlandı. 8 Haziran 632 tarihinde, eşi Ayşe’nin kucağında vefat etti. Hz. Ayşe’nin odasına defnedildi ve burası daha sonra türbe haline getirildi.
Peygamberimizin dört kızı üç tane de oğlu dünyaya gelmiştir. Bunların isimleri: Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma, Kasım, Abdullah (Tayyip), İbrahim (r.a) hazretleridir
Hz. Muhammed’in erkek çocuklarının üçü de evlenme çağına gelmeden ölmüşler, dört kız çocuğundan yalnız Hz. Ali ile evlenen Hz. Fatma çocuk sahibi olmuştur.”
Peygamber Efendimizin torunlarının isimleri: Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.
Peygamberimizin Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.
Peygamberimizin mübarek hanımlarının isimleri: Hz. Hatice, Hz. Sevde binti Zem’a, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeynep, Hz. Huzeyme, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeynep binti Cahş, Hz. Cuveyriye, Hz. Ümmü Habibe, Hz. Safiyye, Hz. Meymune, Hz. Mariye (r.a.)
Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazıları:
Peygamberimiz, kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam’ı yaymak ve İslami hükümlerin kadınlara öğretilmesidir.
VEDA HUTBESİ
Bismillahirrahmanirrahim
Ey İnsanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım,
İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rebia’nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanızı ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü’minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamber’in (a.s.m.) sünnetidir.
Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştirler. Bir müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.
Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.
Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar Lailahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:
Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:
“Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab!”
26 Kasım 2008 Çarşamba
Konfüçyüsün Biyografisi
Konfüçyüsün Biyografisi
Konfüçyüs (M.Ö. 551 Shandong -M.Ö. 479 Shandong), asıl adı Kongfuzi olan ünlü bir Çinli filozoftur. Zannedilenin aksine bir din adamı değildir ve dinle ilgili çok fazla konuşmamıştır.
Konfüçyüs’ün düşünceleri yüzyıllar boyunca Doğu Asya’yı derinden etkilemiştir. Çin’de, Savaşan Beylikler Dönemi ya da İlkbahar ve Sonbahar dönemi denen, derebeylerinin (Savaş efendileri) birbirleriyle savaştıkları bir dönemde yaşamıştır. Dünyaya tekrar bir düzen verebileceğine inanıyordu ancak bunu başaramadı. Kendisine bu imkânı sağlamalarını istemek ve kendi fikirlerini kabul ettirmek için Çin hükümdarlarını dolaşmaya başladı. Sonunda, öğretilerini geliştirdi ve bunları para karşılığı öğretmeye başladı. İsminin sonundaki ‘Tzu’, ‘usta öğretmen’ veya ‘üstat’ anlamına gelir. Kendisine olan sonsuz güveni, öğretilerindeki mistik tutumu, gelişmiş hitap yeteneği sayesinde tarihteki en bilinen öğretmenlerden biri olmuştur.
Öğretileri yönetim ile alakalı olmakla birlikte, halk için de ciddi bir manevi sorumluluk öngörmektedir. Temelde felsefesi: ahlak, sosyal ilişkiler, politika ve adalet olarak dört ana ayağa oturur. “Oğuldan istenen babaya, memurdan istenen hükümdara, kardeşten istenen ağabeye, arkadaştan istenen de kendisine verilmelidir” diyerek, felsefesinin neredeyse tüm boyutlarını yansıtmıştır. Ciddi bir hiyerarşi ve görev dağılımı söz konusudur.
Bu felsefe zamanla Han hanedanının benimsediği Taoizm ve benzeri felsefeler arasından sıyrılarak, geniş Asya topraklarındaki hâkim felsefe, hatta din oldu. Bu akıma Konfüçyüsçülük dendi. 20. yüzyıl başına kadar Çin devletlerinde resmî din olarak kabul edildi.
Konfüçyüs, E.T.C. Werner’in Myths & Legends of China (1922) adlı kitapbında resimledirilmiş şekli
Tüm düşünceleri, kendisi öldükten sonra Analekt - Konfüçyüs’tan Seçmeler denen derlemelerde toplandı. Bu derlemelerde, kendisi ve öğrencileri arasında geçen konuşmalara yer verildi. Burada yazanların çoğunun gerçekten Konfüçyüs’a ait olmadığı ama zamanla onun düşünceleri gibi kabul edildiği bilinir. ‘Büyük Bilgi’ ve ‘Ortayol Doktrini’ bu derlemelerde tüm insanlığa açıkça bildirildi.
●Üstad dedi ki: “Bir insanın, bilgiyi edinip kendi kendine bunu uygulaması gerçekten bir zevk değil midir? Peki ruh akrabalarının uzaklardan gelerek bir adama kavuşmasında da lezzet yok mudur? İnsanların kendisine sevgi göstermediği zamanlarda hiç sitem etmeyen adam değil midir gerçek filozof?”
●Filozof Yu dedi ki: “Hayırlı bir evlat olup büyüklerine hürmet ettiği halde, kendisinden üstün olanlara karşı terbiyesizlik etmeye niyetli kişilere nadiren rastlanır. Kargaşa yaratmaya hevesli birininin kendinden üstün olanlara terbiyesizlik etmeye niyetsiz olması mümkün değildir. Gerçek filozof kendini temellere adar; zira bunlar bir kez ortaya çıkınca doğru istikamet de belirecektir. Peki bencil olmayan bir hayatın ilk belirtisi de hayırlı birer evlat olup büyüklere hürmet etmek değil midir?”
●Üstad dedi ki: “Ustaca yapılan bir hitap ve kendini şirin gösterme çabasının erdemle birlikte bulunduğu nadiren görülür.”
●Filozof Tseng dedi ki: “Kendimi her gün üç bakımdan inceliyorum: Diğer insanlar için yaptığım planlarda acaba bir vicdansızlık, bilinçsizlik de yaptım mı? Arkadaşlarıma karşı samimiyetsiz miydim? Son olarak da, bana öğretilenleri uygulamayı başarabildim mi?”
●Üstad dedi ki: “Bin sayısınca savaş arabası olan bir devleti idare etmek için, iş hayatında dinî bir hassasiyet ve güzel bir iman, harcamalarda tutumluluk ve halk sevgisi, ayrıca halkın doğru mevsimde kamu işlerinde istihdam edilmesi gerekir.”
●Üstad dedi ki: “Bir genç, ailesiyle birlikte yaşarken hayırlı bir evlat olsun, gurbetteyken büyüklere hürmet etsin; basiretli ve dürüst olsun, herkese karşı açık bir sevgi sunarken kendisi iyilerle birlik olsun. Böyle davrandıktan sonra kendinde hâlâ biraz güç bulabilirse, bu gücü de incelikli çalışmalara sarf etsin.”
●Tzu Hsia dedi ki: “Zihnini kadınsı bir cazibeden güzel ahlâka aktaran, ana-babasına hizmet ederken elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olan, hükümdarına hizmeti sırasında canını vermeye hazırlanan ve arkadaşlarıyla birlikteyken dürüstçe konuşan kişi —işte bu; gerçi başkaları ona cahil diyecektir, ama ben ona şüphesiz bilge demeliyim.”
●Üstad dedi ki: “Vakarı olmayan bir talebe saygınlık kazanamayacaktır; bu da onun öğrendiklerinin sebat bulmamasına sebep olur. Talebenin en önemli ilkeleri vicdan ve samimiyet olmalıdır. Kendisine denk olmayanlarla arkadaş olmasın. Hata edince hatasını telafi etmede tereddüt göstermesin.”
●Filozof Tseng dedi ki: “Ana baba öldükten sonra endişeye kapılmak ve bununla uzun süre meşgul olmak insanların ahlâkında bereketli bir tamirata yol açacaktır.”
●Tzu Çin, Tzu Kung’un şöyle dediğini bildirdi: “Üstad bir ülkeye vardığı zaman bu ülkenin nasıl idare edildiğini duyardı. Bu bilgiyi edinmek için sorar mıydı, yoksa başkaları mı bunu ona ulaştırırdı?” Tzu Kung dedi ki: “Üstad hürmetkar, dürüst, nazik, şefkatli ve yumuşak kalpli olduğu için bu bilgiyi elde eder. Üstad’ın soru sorma şekli —nasıl da farklı diğer insanlarınkinden?”
●Üstad dedi ki: “Bir adamın babası sağsa, eğilimlerine dikkat edin; babası ölünce işleri nasıl yürüttüğüne bakın. Eğer üç yıl süresince babasının yolundan hiç ayrılmazsa, bu adama hayırlı evlat diyebiliriz.”
●Filozof Yu dedi ki: “Edep ve terbiyenin gösterilmesi sırasında değerli olan doğallıktır. Eski hükümdarların düzenlemelerinde hayranlık veren esas özellik budur, hem küçük hem de büyük işler buradan çıkar. Fakat müsaade edilmeyecek bir doğallık da vardır ki; bu, doğal olmayı bilmek ve fakat edep ve terbiyenin sınırlarını ihlal etmemektir.”
●Filozof Yu dedi ki: “Doğru olana uygun bir söz verdiğiniz zaman, sözünüzü tutabilirsiniz. Lezzeti ayarında bir saygı gösterirseniz, utanç ve rezaleti kendinizden uzaklaştırmış olursunuz. Sırlarınızı verdiğiniz kişi eğer arkadaşlarını bırakmıyorsa, ona güvenebilirsiniz.”
●Üstad dedi ki: “Beslenmesinde iştahının tatmin edilmesini beklemeyen, barınmasında rahat aramayan, işini şevkle yapan, temkinli konuşan, yüksek ilkeleri olanlarla birlikte bulunan, böylece kendisini doğrultan bir talebe —işte böyle birinin öğrenmeyi gerçekten sevdiğini söylemek mümkün.”
“Ne dersiniz” diye sordu Tzu Kung, “fukara olsa da gururlu ya da servetine rağmen gurursuz adama?” “Olabilir,” diye cevapladı Üstad, “fakat yine de fukara olsa da mutlu ya da servetine rağmen yüceliği seven adamla bir değil ya.” Tzu Kung meseleyi belirgin kılmak istedi: “Şiire göre bu, önce kesip sonra törpülemek gibi ya da yonttuktan sonra ezip ufalamak gibidir. Bunu demek istiyordunuz, sahiden öyle midir?” “Evet Tzu,” dedi Ustad, “evet bundan sonra gerçekten ona Şıir’den (Şih çing adın-da 300 şiirlik divanı kastediyor; rivayete göre bu divanı derleyen de Konfüçyüs’ün kendisi.) bahsedebilirim; çünkü ona bir misal verdim, o da çıkardı hikmetini.”
●Üstad dedi ki: ‘İnsanlar beni tanımıyorlar diye üzülmeyeceğim; insanları tanımıyorum diye üzüleceğim.”
●Üstad dedi ki: “Zihnini gerçekten erdemliliğe yönel¬ten bir insandan kötülük beklenmez.”
●Üstad dedi ki: “Herkes ister zengin olmayı, rütbe ve makam kazanmayı; ama bunlar doğru yoldan kazanılmadiği sürece, elden de çabuk çıkar. Kimse istemez yoksul düşüp aşağılanmayı; ama dürüst davranılmadığı sürece bunlardan kurtuluş da mümkün değildir. Eğer şeref sahibi bir kişi erdemden uzaklaşırsa, adından dolayı yapmakla yükümlü olduğu şeyleri nasıl yerine getirecektir? Şeref sahibi bir kişi olsa erdemi gözden çıkarmaz, bir öğünlük zaman için bile yapamaz bunu. Telaşlı zamanlarda da, tehlike mevsimlerinde de yine ona sarılır.
●Üstad dedi ki: “Ne erdemliliği seven birini ne de erdemsizliğe düşman duran birini görmüş değilim. Erdemliliği seven kişi, hiçbir şeyi onun üzerine koymaz; erdemsizliğe düşman duran kişiyse o kadar erdemli olur ki erdemsizlik ona yaklaşamaz bile. Bir gün için olsun bütün gücünü erdemli olmaya sarfeden biri var mı? Buna güç yetirecek birini henüz görmüş değilim. Belki vardır böyle biri, ama henüz bana rastlamadı.”
●Üstad dedi ki: “Bir insanın hataları, onun kafa yapısına uygundur. Şöyle bir hatalarını gözle! Hangi erdemlere sahip olduğunu anlarsın.”
●Üstad dedi ki: “Bir kimse sırlara talip olduğu halde giydiği paçavralardan, yediği fukara yemeğinden dolayı utanıyorsa, henüz kendisiyle konuşmaya değer biri olmamış demektir.”
●Üstad dedi ki: “Akıl sahibi insan, dünya karşısındaki tavırlarında ne bir şeye karşı düşkünlük gösterir ne de peşin hükümleri vardır onun. Doğru olan neyse, o hep onun yanındadır.”
●Üstad dedi ki: “Şeref sahibi insan kendi karakteri üzerine kafa yorarken, ondan aşağı olanlar mevkilerin’, düşünürler. Şeref sahibi insan adaleti arzularken, ondan aşağı olanların istediği menfaatleridir.”
●Üstad dedi ki: “Daima kendi çıkarını düşünen kimse kısa zamanda düşmanlar kazanacaktır.”
●Üstad dedi ki: “Bir hükümdar kendi ülkesini adetlere göre ve samimiyetle yönetiyorsa, hiç orada karışıklık çıkabilir mi? Peki eğer bu hükümdar ülkesini yönetirken adetlere uymuyorsa ve samimi değilse, adetlerin görünüşte kendisine ne faydası olabilir?”
●Üstad dedi ki: “Akıl sahibi kişi doğru olandan haber alır. Ondan aşağıda olanlarsa neyin işe yaradığını haber alırlar.”
Konfüçyüsün en çok akılda kalan ve günümüzde kullanılan sözlerinden biri de ” Bir fakire hergün balik vereceğine ona balık tutmasını öğrettir”.
Konfüçyüs (M.Ö. 551 Shandong -M.Ö. 479 Shandong), asıl adı Kongfuzi olan ünlü bir Çinli filozoftur. Zannedilenin aksine bir din adamı değildir ve dinle ilgili çok fazla konuşmamıştır.
Konfüçyüs’ün düşünceleri yüzyıllar boyunca Doğu Asya’yı derinden etkilemiştir. Çin’de, Savaşan Beylikler Dönemi ya da İlkbahar ve Sonbahar dönemi denen, derebeylerinin (Savaş efendileri) birbirleriyle savaştıkları bir dönemde yaşamıştır. Dünyaya tekrar bir düzen verebileceğine inanıyordu ancak bunu başaramadı. Kendisine bu imkânı sağlamalarını istemek ve kendi fikirlerini kabul ettirmek için Çin hükümdarlarını dolaşmaya başladı. Sonunda, öğretilerini geliştirdi ve bunları para karşılığı öğretmeye başladı. İsminin sonundaki ‘Tzu’, ‘usta öğretmen’ veya ‘üstat’ anlamına gelir. Kendisine olan sonsuz güveni, öğretilerindeki mistik tutumu, gelişmiş hitap yeteneği sayesinde tarihteki en bilinen öğretmenlerden biri olmuştur.
Öğretileri yönetim ile alakalı olmakla birlikte, halk için de ciddi bir manevi sorumluluk öngörmektedir. Temelde felsefesi: ahlak, sosyal ilişkiler, politika ve adalet olarak dört ana ayağa oturur. “Oğuldan istenen babaya, memurdan istenen hükümdara, kardeşten istenen ağabeye, arkadaştan istenen de kendisine verilmelidir” diyerek, felsefesinin neredeyse tüm boyutlarını yansıtmıştır. Ciddi bir hiyerarşi ve görev dağılımı söz konusudur.
Bu felsefe zamanla Han hanedanının benimsediği Taoizm ve benzeri felsefeler arasından sıyrılarak, geniş Asya topraklarındaki hâkim felsefe, hatta din oldu. Bu akıma Konfüçyüsçülük dendi. 20. yüzyıl başına kadar Çin devletlerinde resmî din olarak kabul edildi.
Konfüçyüs, E.T.C. Werner’in Myths & Legends of China (1922) adlı kitapbında resimledirilmiş şekli
Tüm düşünceleri, kendisi öldükten sonra Analekt - Konfüçyüs’tan Seçmeler denen derlemelerde toplandı. Bu derlemelerde, kendisi ve öğrencileri arasında geçen konuşmalara yer verildi. Burada yazanların çoğunun gerçekten Konfüçyüs’a ait olmadığı ama zamanla onun düşünceleri gibi kabul edildiği bilinir. ‘Büyük Bilgi’ ve ‘Ortayol Doktrini’ bu derlemelerde tüm insanlığa açıkça bildirildi.
●Üstad dedi ki: “Bir insanın, bilgiyi edinip kendi kendine bunu uygulaması gerçekten bir zevk değil midir? Peki ruh akrabalarının uzaklardan gelerek bir adama kavuşmasında da lezzet yok mudur? İnsanların kendisine sevgi göstermediği zamanlarda hiç sitem etmeyen adam değil midir gerçek filozof?”
●Filozof Yu dedi ki: “Hayırlı bir evlat olup büyüklerine hürmet ettiği halde, kendisinden üstün olanlara karşı terbiyesizlik etmeye niyetli kişilere nadiren rastlanır. Kargaşa yaratmaya hevesli birininin kendinden üstün olanlara terbiyesizlik etmeye niyetsiz olması mümkün değildir. Gerçek filozof kendini temellere adar; zira bunlar bir kez ortaya çıkınca doğru istikamet de belirecektir. Peki bencil olmayan bir hayatın ilk belirtisi de hayırlı birer evlat olup büyüklere hürmet etmek değil midir?”
●Üstad dedi ki: “Ustaca yapılan bir hitap ve kendini şirin gösterme çabasının erdemle birlikte bulunduğu nadiren görülür.”
●Filozof Tseng dedi ki: “Kendimi her gün üç bakımdan inceliyorum: Diğer insanlar için yaptığım planlarda acaba bir vicdansızlık, bilinçsizlik de yaptım mı? Arkadaşlarıma karşı samimiyetsiz miydim? Son olarak da, bana öğretilenleri uygulamayı başarabildim mi?”
●Üstad dedi ki: “Bin sayısınca savaş arabası olan bir devleti idare etmek için, iş hayatında dinî bir hassasiyet ve güzel bir iman, harcamalarda tutumluluk ve halk sevgisi, ayrıca halkın doğru mevsimde kamu işlerinde istihdam edilmesi gerekir.”
●Üstad dedi ki: “Bir genç, ailesiyle birlikte yaşarken hayırlı bir evlat olsun, gurbetteyken büyüklere hürmet etsin; basiretli ve dürüst olsun, herkese karşı açık bir sevgi sunarken kendisi iyilerle birlik olsun. Böyle davrandıktan sonra kendinde hâlâ biraz güç bulabilirse, bu gücü de incelikli çalışmalara sarf etsin.”
●Tzu Hsia dedi ki: “Zihnini kadınsı bir cazibeden güzel ahlâka aktaran, ana-babasına hizmet ederken elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olan, hükümdarına hizmeti sırasında canını vermeye hazırlanan ve arkadaşlarıyla birlikteyken dürüstçe konuşan kişi —işte bu; gerçi başkaları ona cahil diyecektir, ama ben ona şüphesiz bilge demeliyim.”
●Üstad dedi ki: “Vakarı olmayan bir talebe saygınlık kazanamayacaktır; bu da onun öğrendiklerinin sebat bulmamasına sebep olur. Talebenin en önemli ilkeleri vicdan ve samimiyet olmalıdır. Kendisine denk olmayanlarla arkadaş olmasın. Hata edince hatasını telafi etmede tereddüt göstermesin.”
●Filozof Tseng dedi ki: “Ana baba öldükten sonra endişeye kapılmak ve bununla uzun süre meşgul olmak insanların ahlâkında bereketli bir tamirata yol açacaktır.”
●Tzu Çin, Tzu Kung’un şöyle dediğini bildirdi: “Üstad bir ülkeye vardığı zaman bu ülkenin nasıl idare edildiğini duyardı. Bu bilgiyi edinmek için sorar mıydı, yoksa başkaları mı bunu ona ulaştırırdı?” Tzu Kung dedi ki: “Üstad hürmetkar, dürüst, nazik, şefkatli ve yumuşak kalpli olduğu için bu bilgiyi elde eder. Üstad’ın soru sorma şekli —nasıl da farklı diğer insanlarınkinden?”
●Üstad dedi ki: “Bir adamın babası sağsa, eğilimlerine dikkat edin; babası ölünce işleri nasıl yürüttüğüne bakın. Eğer üç yıl süresince babasının yolundan hiç ayrılmazsa, bu adama hayırlı evlat diyebiliriz.”
●Filozof Yu dedi ki: “Edep ve terbiyenin gösterilmesi sırasında değerli olan doğallıktır. Eski hükümdarların düzenlemelerinde hayranlık veren esas özellik budur, hem küçük hem de büyük işler buradan çıkar. Fakat müsaade edilmeyecek bir doğallık da vardır ki; bu, doğal olmayı bilmek ve fakat edep ve terbiyenin sınırlarını ihlal etmemektir.”
●Filozof Yu dedi ki: “Doğru olana uygun bir söz verdiğiniz zaman, sözünüzü tutabilirsiniz. Lezzeti ayarında bir saygı gösterirseniz, utanç ve rezaleti kendinizden uzaklaştırmış olursunuz. Sırlarınızı verdiğiniz kişi eğer arkadaşlarını bırakmıyorsa, ona güvenebilirsiniz.”
●Üstad dedi ki: “Beslenmesinde iştahının tatmin edilmesini beklemeyen, barınmasında rahat aramayan, işini şevkle yapan, temkinli konuşan, yüksek ilkeleri olanlarla birlikte bulunan, böylece kendisini doğrultan bir talebe —işte böyle birinin öğrenmeyi gerçekten sevdiğini söylemek mümkün.”
“Ne dersiniz” diye sordu Tzu Kung, “fukara olsa da gururlu ya da servetine rağmen gurursuz adama?” “Olabilir,” diye cevapladı Üstad, “fakat yine de fukara olsa da mutlu ya da servetine rağmen yüceliği seven adamla bir değil ya.” Tzu Kung meseleyi belirgin kılmak istedi: “Şiire göre bu, önce kesip sonra törpülemek gibi ya da yonttuktan sonra ezip ufalamak gibidir. Bunu demek istiyordunuz, sahiden öyle midir?” “Evet Tzu,” dedi Ustad, “evet bundan sonra gerçekten ona Şıir’den (Şih çing adın-da 300 şiirlik divanı kastediyor; rivayete göre bu divanı derleyen de Konfüçyüs’ün kendisi.) bahsedebilirim; çünkü ona bir misal verdim, o da çıkardı hikmetini.”
●Üstad dedi ki: ‘İnsanlar beni tanımıyorlar diye üzülmeyeceğim; insanları tanımıyorum diye üzüleceğim.”
●Üstad dedi ki: “Zihnini gerçekten erdemliliğe yönel¬ten bir insandan kötülük beklenmez.”
●Üstad dedi ki: “Herkes ister zengin olmayı, rütbe ve makam kazanmayı; ama bunlar doğru yoldan kazanılmadiği sürece, elden de çabuk çıkar. Kimse istemez yoksul düşüp aşağılanmayı; ama dürüst davranılmadığı sürece bunlardan kurtuluş da mümkün değildir. Eğer şeref sahibi bir kişi erdemden uzaklaşırsa, adından dolayı yapmakla yükümlü olduğu şeyleri nasıl yerine getirecektir? Şeref sahibi bir kişi olsa erdemi gözden çıkarmaz, bir öğünlük zaman için bile yapamaz bunu. Telaşlı zamanlarda da, tehlike mevsimlerinde de yine ona sarılır.
●Üstad dedi ki: “Ne erdemliliği seven birini ne de erdemsizliğe düşman duran birini görmüş değilim. Erdemliliği seven kişi, hiçbir şeyi onun üzerine koymaz; erdemsizliğe düşman duran kişiyse o kadar erdemli olur ki erdemsizlik ona yaklaşamaz bile. Bir gün için olsun bütün gücünü erdemli olmaya sarfeden biri var mı? Buna güç yetirecek birini henüz görmüş değilim. Belki vardır böyle biri, ama henüz bana rastlamadı.”
●Üstad dedi ki: “Bir insanın hataları, onun kafa yapısına uygundur. Şöyle bir hatalarını gözle! Hangi erdemlere sahip olduğunu anlarsın.”
●Üstad dedi ki: “Bir kimse sırlara talip olduğu halde giydiği paçavralardan, yediği fukara yemeğinden dolayı utanıyorsa, henüz kendisiyle konuşmaya değer biri olmamış demektir.”
●Üstad dedi ki: “Akıl sahibi insan, dünya karşısındaki tavırlarında ne bir şeye karşı düşkünlük gösterir ne de peşin hükümleri vardır onun. Doğru olan neyse, o hep onun yanındadır.”
●Üstad dedi ki: “Şeref sahibi insan kendi karakteri üzerine kafa yorarken, ondan aşağı olanlar mevkilerin’, düşünürler. Şeref sahibi insan adaleti arzularken, ondan aşağı olanların istediği menfaatleridir.”
●Üstad dedi ki: “Daima kendi çıkarını düşünen kimse kısa zamanda düşmanlar kazanacaktır.”
●Üstad dedi ki: “Bir hükümdar kendi ülkesini adetlere göre ve samimiyetle yönetiyorsa, hiç orada karışıklık çıkabilir mi? Peki eğer bu hükümdar ülkesini yönetirken adetlere uymuyorsa ve samimi değilse, adetlerin görünüşte kendisine ne faydası olabilir?”
●Üstad dedi ki: “Akıl sahibi kişi doğru olandan haber alır. Ondan aşağıda olanlarsa neyin işe yaradığını haber alırlar.”
Konfüçyüsün en çok akılda kalan ve günümüzde kullanılan sözlerinden biri de ” Bir fakire hergün balik vereceğine ona balık tutmasını öğrettir”.
22 Kasım 2008 Cumartesi
Zerrin Özerin Biyografisi
Ailedeki üçüncü ve en küçük kız çocuğu olan Zerrin Özer, 4 Kasım 1962'de Ankara'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara'da tamamladı.
Anne ve babasının ayrılığı çocukluk yıllarının mutsuz geçmesinin en büyük sebebi oldu. Kendi çalışmasıyla 1975'te katıldığı TRT yarışmasında birinci olmasının verdiği heyecan ve cesaretle müziğe yoğunlaştı.
1978 - 1980 yılları arasında Türkiye'nin ünlü orkestralarından, İstanbul Gelişim Orkestrası ile caz ve dans müziği yaptı.
1979 yılında çıkardığı ilk plağı "Yalvarırım" beklenen ilgiyi görmedi. 1980'de ilk plağının hemen bir yıl ardından Orhan Gencebay imzalı şarkısı "Gönül" beklenmedik bir başarı yakaladı ve için şöhret yolunda dev bir adım oldu.
1982 yılında Paris Eyfel Kulesi'nde "Binbir Gece" adı altında Türkiye'yi tanıtıcı konserler verdi. Bir yıl sonra Paris'teki Olympia'da bir resital için sahneye çıktı.
1988'de "Bırak Ellerimi", ardından 1989'da "Dünya Tatlısı" albümünü çıkardı. Müzik çalışmalarına "Dünya Tatlısı" albümünün ardından iki sene ara verdi.
Takvimler 1991'i gösterdiğinde "İşte Ben" albümüyle hayranlarının karşısındaydı. "İşte Ben" albümü bir çok ödüle layık görüldü. Hızlı başlayan 90'lı yıllar Özer için üzücü devam etti. Önce evliliği sona erdi ardından bir çok sağlık problemi ile karşı karşıya kaldı.
2000 senesinde "Bir Zerrin Özer Arşivi" adlı toplama bir albüm çıkardı.
Anne ve babasının ayrılığı çocukluk yıllarının mutsuz geçmesinin en büyük sebebi oldu. Kendi çalışmasıyla 1975'te katıldığı TRT yarışmasında birinci olmasının verdiği heyecan ve cesaretle müziğe yoğunlaştı.
1978 - 1980 yılları arasında Türkiye'nin ünlü orkestralarından, İstanbul Gelişim Orkestrası ile caz ve dans müziği yaptı.
1979 yılında çıkardığı ilk plağı "Yalvarırım" beklenen ilgiyi görmedi. 1980'de ilk plağının hemen bir yıl ardından Orhan Gencebay imzalı şarkısı "Gönül" beklenmedik bir başarı yakaladı ve için şöhret yolunda dev bir adım oldu.
1982 yılında Paris Eyfel Kulesi'nde "Binbir Gece" adı altında Türkiye'yi tanıtıcı konserler verdi. Bir yıl sonra Paris'teki Olympia'da bir resital için sahneye çıktı.
1988'de "Bırak Ellerimi", ardından 1989'da "Dünya Tatlısı" albümünü çıkardı. Müzik çalışmalarına "Dünya Tatlısı" albümünün ardından iki sene ara verdi.
Takvimler 1991'i gösterdiğinde "İşte Ben" albümüyle hayranlarının karşısındaydı. "İşte Ben" albümü bir çok ödüle layık görüldü. Hızlı başlayan 90'lı yıllar Özer için üzücü devam etti. Önce evliliği sona erdi ardından bir çok sağlık problemi ile karşı karşıya kaldı.
2000 senesinde "Bir Zerrin Özer Arşivi" adlı toplama bir albüm çıkardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


